Paylaş
TİKB, Türkiye sol hareketinin tarihinde, işkencede devrimci direnişi kişilerin tavrı olmaktan çıkarıp ‘örgütsel tavır’ düzlemine sıçratan ilk ve tek örgüttür.

“Köklerimiz toprakta, tarihten geliyoruz...”

Cennet Mahallesi’nin arka taraflarındaki bir apartman. Küçükçekmece‘ye de yakın, oradan da gitmek mümkün. Bölge yeni yeni yerleşime açılıyor; ‘yol’ denilen geçitler bir noktadan sonra çamur deryası… O yıllarda çalışma yürüttüğümüz işçi-emekçi semtlerinin neredeyse tamamı aynı durumda olduğu için o yollarda yürümenin ustasıyız. Buna rağmen her gelen neredeyse beline kadar sıçramış çamur lekeleri içinde geliyor.

Ev Sezai’lerin evi. Tutalı çok olmamış, fazla bilen yok; ayrıca her iki yoldaş da evlerin kullanımı konusunda ilkeli titiz tutumlarıyla bilinen yoldaşlar. Dolayısıyla o günlerde elimizin altındaki en güvenilir evlerden biri.

Daha çok ikişerli gruplar halinde genellikle geceleri giriş yapılıyor. Ev sahiplerinin dışında Osman gidip alıyor gelmesi gerekenleri. En yakını Aksaray civarında olmak üzere, her gruba önceden verilmiş değişik randevu yerleri var. İstanbul dışından gelen veya takip getirme riski yüksek olanlarla ise önce karşıda, Anadolu Yakası’nda buluşuluyor. “Ne olur ne olmaz” düşüncesiyle onlar daha uzun ve karmaşık güzergahlar izlenerek getiriliyor. Zaten her grup farklı gün ve saatlerde, farklı yollar izlenerek giriyor eve. Bu arada takip kontrolü yapılıyor değişik yöntemlerle.

Bunlar esasında o yıllar ve sonrasında olağan buluşmalar ve toplantılar sırasında da uyguladığımız rutin güvenlik önlemleri. Çoğu zaten bir refleks ve alışkanlık halini almış durumda. Her gün evlerimize girip çıkarken bile dikkat ediyoruz bu kurallara. Ama bu kez farklı; biraz daha özel yöntemler ve önlemler de devrede bu yüzden. Örneğin o sıralar İstanbul örgütünün elindeki bütün ağır ve hafif silahların önemli bir bölümünü o eve taşımışız… ‘Emektar’ Şmayzerler‘in yanı sıra, henüz yeni alınmış bir MP-5 ve sonradan Sefaköy senfonisinin assolisti olan ‘baba’ Matt’ da bunlar arasında. Çin malı bütün ‘saplılar’ (el bombaları), Fatih’le Osman’ın gözdesi ‘sarı kabzalı’ 14’lüler de dahil bütün ‘ufaklıklar’ orada…

* * *

Asıl “örgüt” adına elde avuçta ne kalmışsa orada!!! Bu tabii lafın gelişi! Yoksa yaşanan bütün erimeye ve güç kayıplarına rağmen geriye kalan bütün ilişkiler o toplantıya katılan 15-16 kişiden ibaret değil elbette. Gerçi prensip olarak, “Geriye kalan bütün ileri kadroların ve alanların temsilcilerinin katılması” kararını almışız ömrünü artık ‘hukuken’ de doldurmak üzere olan eski MK’da. Toplantının adı bu yüzden “İleri Militanlar Toplantısı (İMT)”. Buna rağmen, farklı nedenlerle katmadığımız ya da çağrıldıkları halde kendileri katılmayan başka ileri kadrolar da var. Örneğin bunlardan biri Ankara’dan çağrılı ama “gelmeyeceği” haberini göndermiş. Gerekçesi “güvensizlik” ! “Toplansak ne olacak, ne değişecek sanki?..” dediği aktarılıyor.

* * *

Bu sadece ona özgü bir ruh hali değil. “Güvensizlik” o günlerin salgın hastalığı adeta. Bünyeyi yiyip bitirmiş! 2 yıl önce THKO’dan ayrılırken bizimle gelen güçlerin ezici bir çoğunluğu, aradan geçen süre içinde ciddi bir örgüt olmanın asgari gereklerinin dahi yerine getirilmediğini görünce, “Bir geleceğimizin olduğuna güvenim kalmadı” diyerek ya THKO’ya geri dönmüşler ya da mücadeleyi bırakmışlar. Geriye kalanlar, bunlar gibi çekip gitmek yerine bir yerlerde tutunarak ‘bir şeyler yapma’ ısrarını sürdürenler. Bu özde devrimci bir iddia ve irade ama, bu onlar arasında da çokyönlü ve derin bir “güven” krizinin yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin genç kadroların MK’ya güvenleri kalmamış, MK’nın organ olarak kendine güveni kalmamış, ilişkiler zedelenmiş, MK içinde bile yoldaşça güven ortamı kalmamış, daha sonraki yıllarda hayatın da kanıtladığı gibi kimilerinin esasında kendilerine güvenleri kalmamış…

* * *

İşin asıl acı tarafı, bu “güven krizi”nin haklı bir temeli, geçerli nedenleri var. İzlenen yöntemler, zamanlaması ve biçimi ayrı bir konu ama, ideolojik-siyasi bakımlardan yüzde bin beşyüz haklı ve devrimci eleştiriler temelinde büyük iddialarla ayrılmışız THKO’dan. Yüzlerce değil binlerce insan peşimize takılmış. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana başta olmak üzere birçok yerde, iş yapan belli başlı kadroların çoğu “Devrimci muhalefet”ten yana tavır koymuşlar. Öyle ki, o zamanlar gençlik hareketi içinde dahi Dev-Yol’dan daha güçlü ve etkin olunan İzmir’de iki üç kişi dışında kimse kalmamış “oportünist Merkez”i destekleyen. Ordu, Kırşehir, Çankırı… gibi kimi taşra örgütlenmeleri bütünüyle “Muhalefet”ten yana saf tutmuş. Ama şimdi, aradan geçen 2 yıldan sonra, Ordu’dan Kırşehir’den, Hatay’dan, Mersin’den, Nazilli’den… vazgeçtik; İzmir’den bile tek bir “delege” yok toplantıda. Tahsin gibi çırpınmaya devam edenlerle dahi düzenli bir ilişkimiz kalmamış çünkü. O kadar berbat bir dağılma ve erime yaşamışız…

* * *

Neden? ‘Neden görünümü altında mazeret’ aramaya kalkışacak olursak, bahaneden bol ne var?! “İçimize sızan küçük burjuva entelektüel kavga kaçkınlarının yarattıkları kaos ve iç karışıklıklar” deriz; “Teori olmadan neyin pratiğini yapacağız? Önce Türkiye’nin ‘Ne Yapmalı’sını yazmalıyız” diye diye elimizi kolumuzu bağlayan “Koordinasyoncular”a sövüp sayabiliriz; “Ayrılık aceleye, aceleden de öte oldu bittiye getirildi; dolayısıyla hiç hazır olmadığımız sorumluluklarla karşı karşıya kaldık bir anda…” bahanesinin arkasına saklanabiliriz. Bunların herbiri doğrudan bazı parçalar veya bazı doğru yönler taşır belki ama en başa yazılması gereken belirleyici nedeni vermez bize; onun hakkında bir fikir vermek şurada dursun yanına bile yaklaştırmaz! Tam tersine, oportünist bir yanılsama yaratır, kendi kendimizi kandırmamızı sağlar; bundan dolayı zaten bunlara dayalı her “açıklama”, son tahlilde bir“kaçamak ve mazeret teorisi” denemesidir!

Doğrudur; özellikle de apar topar ayrılığın en ateşli yandaşlarının başını çektikleri “Koordinasyonculuk” çok zaman ve güç kaybettirmiştir bize. Türkiye’nin adeta kaynadığı bir dönemde, biz sınıf ve emekçi halk hareketinin içine boylu boyunca dalmak yerine bunların yarattıkları sorunlarla boğuşmak zorunda kalmışız, pilini çoktan tüketmiş bu yorgun devrimciliği tekrar ayağa kaldıracağız derken neredeyse bir yıl yitirmişizdir. İyi ama, aramızdaki doku uyuşmazlığı baştan çok net bir biçimde açığa çıktığı halde, niye aylarca bunları “iknaya çalışmakla” oyalanmış, “Madem öyle, herkes kendi yoluna…” demekte neden o kadar geç kalmışız.

Bütün “mazeret teorileri”nin cilası dürüstçe kazınmalıdır!...

“Ayrılık aceleye getirildi, hazırlıksız yakalandık” demişiz yıllarca. Doğrudur; “ayrılık ilanını” beklemediğimiz bir anda kucağımızda bulduk. Ama hepimizi böyle bir oldu bitti ile karşı karşıya bırakan insan, ondan sonra da uzunca bir süre “lider” olarak görmeye devam ettiğimiz ‘içimizden biri’ olmuştur. Ne yapacağımız konusunda henüz ortak bir tutum belirlememişken, orada yaşandığını duyduğumuz bazı sorun ve sürtüşmelerin aslını astarını öğrenerek hepimizi bilgilendirmek üzere gittikleri bir Ankara yolculuğundan, ayrılığı ilan etmiş olarak döndüler. Ama açık konuşalım; bizlerin de o saatten sonra “birliği mutlaka korumak” diye bir derdimiz ve düşüncemiz yoktu. Bunu biz istesek bile, karşımızdaki oportünist MK çoğunluğunun da bizi örgütte tutmaya çalışmak diye bir niyeti ve düşüncesi yoktu. Öyle olmasaydı, bizleri de birbirimizle el altından ilişki kurmaya yönelten bir tasfiye operasyonunu aylar öncesinden başlatırlar mıydı? Ayrıca diyelim ki ayrılık oldu bittiye getirildi; bunu zamansız ve yanlış bir tutum olarak öfkeyle karşıladık, hatta o güne dek pek yapmadığımız bir şeyi yaparak Ankara dönüşü aramızdaki toplantıda “lideri” eleştirdik. İyi ama, tam da ’77 1 Mayısı’nın arifesine denk gelen ayrılığın resmen ilanı ile İMT’nin yapıldığı 1979 Şubatı‘na kadar geçen dönem boyunca yaşadığımız paralizasyon, içe kapanma ve erime sırf bu oldu bitti ve “hazırlıksız yakalanma” ile açıklanabilir mi? Baskın tarzı ani bir ayrılığın şaşkınlığı ve hazırlıksızlığı 3 gün sürer, 3 ay sürer, hadi bilemedin 3-5 ay sürer… Bizde ise, esasında fiilen daha önce başlamış olan ayrılığın resmen ilanı ile devrimci bir örgüt olabilmenin asgari temel gereklerini yerine getirmeye nihayet yönelmemiz arasında tam 2 koca yıl geçti!!!

Biz o kesitte sadece çok zaman ve güç kaybetmedik, birçok mevziyi yitirmek ve birçok fırsatı kaçırmakla kalmadık; bunların yanında o ‘kayıp yıllar’ sırasında biz asıl çok büyük bir prestij ve güven kaybına uğradık; mücadelede çok gerilere düştük, bırakalım kitleleri devrimci kamuoyunun dahi görüş alanının dışına sürüklendik, sıradanlaştık. Bütün bu yitirdiklerimizin acısını ise daha sonraki yıllarda da çok çektik…

* * *

O zaman eğri oturalım, doğru konuşalım! Biz ayrılık sonrasının o büyük bunalımını neden yaşadık? Ezici bir çoğunluğu görüş ve eleştirilerimizi haklı bulup paylaşmakla kalmayıp o zamana kadarki devrimci geçmişimize ve pratiğimize duydukları güven nedeniyle de “muhalefete” katılan kadro ve taraftar gücünü neden büyük bir hayal kırıklığına uğratıp büyük bir hızla erittik? Türkiye’nin ayağa kalktığı bir tarihsel evrede biz nasıl o kadar içe kapandık?.. Soruları uzatmak mümkün. Fakat hepsinin eninde sonunda gelip dayandıkları kapı aynı: Devrimci iktidar bilinci ve iddiasının zayıflığı!

Bu esasında TDH’nin genel bir zaafı. Ama bizde, genel ortalamanın bile gerisinde kalacak ölçüde zayıftır; kökü ta ayrı bir devrimci grup olarak şekillendiğimiz ‘68’li yıllara kadar uzanır; yani, ‘grup dönemi’nden kalma eski bir hastalığımızdır; haliyle o ölçüde de derinlere işlemiş, adeta yapısallaşmıştır!

Öncesi de şimdilik bir yana, TİKB olarak gerçek anlamda kuruluşumuzun üzerinden bile neredeyse 30 yıl geçmiş, ama biz “dar” ve “küçük” bir örgüt olmanın çemberini hala kıramamışız! Grup döneminden beri temel ideolojik-siyasi konularda çizgi ve anlayış olarak çoğu kez zamanın önünde yürümüşüz, bizim zamanında gündeme getirip savunduklarımızı başka bazıları yıllar sonra cazgırca bir çığırtkanlıkla dillendirip bayraklaştırır olmuşlar; buna karşılık örgütsel pratiğimiz hep geriden gelmiş, hep güdük ve sınırlı kalmış. Devrimci kamuoyu dahi TİKB’yi asıl olarak 12 Eylül faşizmi karşısında içerde ve dışarda, her alanda sergilediği bütünsel militan direnişçi tutumuyla tanımış.

Sadece teorik ve ideolojik konularda, politika ve taktikler planında uzakgörüşlü, ileri, öncü tutumların sahibi olunmakla kalınmamış; pratikte de birçok konu ve alanda başkalarının arkadan izlediği öncü tutumların sahibi olmuşuz. Örneğin TİKB, Türkiye sol hareketinin tarihinde, işkencede devrimci direnişi kişilerin tavrı olmaktan çıkarıp ‘örgütsel tavır’ düzlemine sıçratan ilk ve tek örgüttür. 12 Eylül döneminde polise düşen MK üyelerinin tamamı ve 1-2 istisna dışında kalan bütün yönetici kadroları, çözülmek ya da önlerine uzatılan ifadelerin altına imzayı basmak şurada dursun (o da bir çözülme biçimidir zaten), ifade vermemek, hiçbir tutanağı imzalamamak, üzerlerinde çıkan sahte kimlikte sonuna kadar ısrar etmek, acıya tepki vermemek, işkencecilere meydan okumak amacıyla şubede açlık grevine gitmek vb. gibi militan direnişçi tutumların sahibi olmuşlardır. Ama aynı kadrolar, kimi konularda örgütlü siyasi mücadelenin asgari gereklerinin yerine getirilmesi noktasında bile büyük hatalar yapmış, çoğu kez akılalmaz bir tutukluk ve beceriksizlik sergileyebilmişlerdir.

* * *

Aslında tarihimiz boyunca TİKB’de ve tek tek TİKB kadrolarının ezici bir çoğunluğunda devrimci açıdan bir ‘nitelik’ ve ‘çap’ sorunu ve sıkıntısı yoktur ve olmamıştır belki ama; bazı konularda ciddi boyutlarda bir beceri ve yetenek sorunu ve sıkıntısı vardır. Bu aslında devrimciliği kavrayışımız, buna bağlı olarak da devrimcilik tarzımızdan kaynaklanan bir sonuçtur. Devrimciliğimiz başından beri sosyalizmi ve sınıfsız komünist topluma ulaşmayı hedefleyen bir devrimcilik olarak şekillenmiştir. Zaten bu yüzden günün “moda” akımlarının peşinden körlemesine sürüklenmemişiz ve devrimcilikteki ısrarımız bu sayede uzun soluklu ve dayanıklı olabilmiş. Yani “Biz devrimi sevmişiz”, hem de öyle “Pazara kadar değil mezara kadar” sürecek derinlikte bir tutkuyla sevmişiz. Devrimi istemişiz, sosyalizmi istemişiz, sınıfsız toplumun hayalini kurmuşuz… Ama bunları hep biraz “uzak” ve “geleceğin işi” olarak görmüşüz; bunların gerçekleşmesini sanki biraz “kendi dışımızda gelişecek süreçler” olarak algılamışız. Yani işin dönüp dolaşıp geldiği yer yine iktidar bilinci sorunu. Lafta ne dersek diyelim -ki kağıt üzerinde çok doğru ve çok da akıllı şeyler söylemişizdir bu konuda da- bu bilinç, bizde “yok” denecek kadar zayıftır; en azından her günkü faaliyetlerimize yön verecek denli içimize işlemiş ve özümsenmiş değildir.

Zaten yine bu yüzden, gerek örgütsel gerekse kadrosal (bireysel) gelişmede istikrarlı bütünsel bir çizgi tutturamamışız bugüne kadar. Tarihimiz boyunca gelişme çizgimiz hep tekyanlı, bu yüzden de dengesiz olmuştur. Her dönem bazı yönlerimiz öne çıkmış ve gelişmiş, günün ve TDH’deki ortalama standartların çok ötesinde bir gelişkinlik düzeyine ulaşmıştır; ama aynı anda başka bazı yönlerde de anormal bir gerilik ve yetersizlik sergilemiş, toplamda zayıf kalmışızdır.

* * *

İMT’nin tarihsel anlamı işte burada saklı! O güne kadarki sürecimizde biz ilk kez ‘örgüt gibi örgüt’ olmaya yönelmişiz! Öncelikle her alanda şekilsizliğe bir son verecek adımları atmaya başlamışız. Toplantıda alınan kararlar doğrultusunda ilk yapılan işlerden biri, ideolojik-siyasi görüşlerimizin temel çerçevesini yazılı hale getiren bir Platform’un kaleme alınması olmuş. Örgütsel yapılanma ve işleyişteki şekilsizliğe bir son vermek üzere Leninist ilke ve kurallara dayalı yazılı bir Tüzük ortaya koymuşuz! “Şef kültü” temelinde yükselen dar grup tarzına ve alışkanlıklarına, ilkelliğe ve amatörlüğe karşı açık savaş ilan etmişiz! Dağınık ilişkiler toparlanmış, yeni organlar kurulmuş ve organ işlerliğine dayalı bir ilişkiler sistematiği esas alınmış, arkasından örgütsel faaliyete merkezi bir yön kazandıran birer kılavuz ve eğitim aracı olmakla kalmayıp aynı zamanda devrimci yeraltı ruhunu ve kültürünü geliştirici bir rol oynayan illegal yayın organları olarak İhtilalci Komünist ve Orak-Çekiç çıkarılmaya başlanmış ve… arkası birer birer gelmiş daha sonra.

İMT bundan dolayı tarihsel-siyasal anlam ve işlev bakımından ‘kurucu kongre’ özelliğine sahiptir!

Bugünden geriye doğru bakılınca, bu adımlar, o kadar da büyütülmemesi gereken “sıradan” adımlar olarak görünebilir. “Bunları yapmakta ne var?” diye sorulabilir. Kendi içlerinde bağımsız soyutlamalar olarak bunlar gerçekten de öyle aman aman işler değildir. Ama hem hep birlikte ele alınılıp düşünülür, daha da önemlisi o güne kadar bırakılan boşluklar ve bunların ortaya çıkardığı sonuçlarla birlikte somut tarihsel bir zemine oturtulurlarsa, taşıdıkları anlam ve değer ancak o zaman görülüp anlaşılabilir. Örneğin ayrılık sonrası örgüt güçleri, temel görüşlerin ve eleştirilerin yazılı olarak ortaya konulmasını aylarca büyük bir umut ve açlıkla bekledikleri halde, bunların yapılması şurada dursun, arada bir çıkacak yazılı merkezi bildirilere bile hasret kalmışlardır!!! Dolayısıyla eksiğiyle gediğiyle, doğrusuyla yanlışıyla ama sonuçta yazılı bir Platform’un ortaya konulmasının, teorik ve siyasi yayınların düzenli olarak çıkarılmaya başlanmasının vd. önemi ancak bu koşullar bilinir ve gözönüne getirilirse anlaşılabilir. Aya ilk ayak basan astronotun, ay yüzeyine adımını atarken, “Bir insan için belki küçük, ama insanlık için büyük bir adım bu!” dediği bilinir. Bizim özgülümüzde de, İMT sonrasında atılan adımlar biraz buna benzer!

Peki, İMT’ye gelene kadar yapılmayan bu işleri, İMT sonrası kimler yapmıştır? Ağırlıklı olarak yine aynı kadrolar! Peki İMT’de ne olmuştur, ne değişmiştir de o güne kadar yapılmayanlar 2-3 ay gibi kısa bir süre içinde yapılır hale gelmiştir? İMT’de gökten üç sihirli elma mı düşmüştür? Ya da içene büyük güç ve kudret kazandıran Hoş Memo’nun Zapazap Suyu mu içilmiştir?.. Yoooo, hiçbiri! İMT’de sadece, barutunu tüketenlerle yollar ayrılmış, kalanlarla “devrimciliği adam gibi yapma” kararı verilmiş, bunun gereklerini yerine getirme konusunda o güne kadar frenleyici bir rol oynayan “kadro” kafası terkedilmiş ve eğer proletaryaya ve devrime öncülük yapmak istiyorsak önce kendi içimizde öncüleşip önderleşmemiz gerektiği bilinci yakalanmış ve sonra bu konuda samimi olanlar omuz omuza verip kolları sıvamışlardır!