Paylaş
Partim gözlerimi kazandırdı bana ve belleğimi.

Örgüt kavramı, özellikle 1990’dan sonra gerek dünyada gerekse Türkiye’de en fazla saldırıya uğrayan kavramlardan biri oldu. Sınıf ve kitle mücadelesinin şu ya da bu şekilde geriletilip ezildiği bu yıllar aynı zamanda neoliberal birikim politikalarının (yani kapitalist sömürünün en vahşi biçimlerinin!) dizginsizce hayata geçirildiği yıllardır. Bu politikaların engelsizce uygulanma zorunluluğu en başta tamamen örgütsüzleştirilip iradesizleştirilmiş bir toplumsal gerçeğin yaratılmasını dayatıyordu/dayatıyor. Burjuvazi ezelden beri yaptığı gibi saldırılarıyla örgütsüzleşmeyi iç içe geçirmeliydi ki engelsizce yürüyebilsin.

Burjuvazinin kapitalizmin yapısal çelişkilerinin yarattığı derin krizi aşma çabası içinde yöneldiği saldırganlık, kitleler üzerinde hegemonya kurabileceği, dahası onları örgütlülük fikrinden uzaklaştırabileceği eşi görülmemiş fırsatlarla iç içe geçerek ilerledi. Sovyet revizyonizminin yozlaşarak çökmesi bu saldırısını güçlendirmekte kullandığı en önemli araçlardan biri haline geldi. Aynı dönemlerde örgüt fikrini savunanların, örgütlü mücadelede ısrar edenlerin, kendisini bu temelde var etmeye çalışanların, örgütsel duruş adına sergiledikleri pespayelikler de bu saldırılara daha güçlü bir zemin sundu/sunmaktadır. Bunlara ek olarak kendisine örgütlüyüm diyen ya da örgütlülük fikrini savunan kesimler içinden sergilenen pespaye tutumlar da onun saldırısını güçlendiren başka bir etmen olarak iş gördü. Hatta o kadar ki burjuvazinin örgüt ve örgütlenme karısındaki ezeli düşmanlığı bile bu faktörlerin iç içe geçmesiyle belirli bir “meşruiyet” kazandı, onun esas niyetini perdeleyen bir rol oynadı.

Bunlar, işçi ve emekçilere dönük saldırıların gemi azıya aldığı bu dönemde onların tamamen teslimiyete sürüklenmelerinin ifadesi olan kapsamlı örgütsüzleştirme saldırısında burjuvazinin ideolojik hegemonyası ile iç içe geçerek onarılması güç sonuçlar yarattı.

Burjuvazi açısından örgüt fikrine karşı girişilen dizginsiz saldırının esas motivasyon kaynağı sistemin sürekliliğinin korunmasıdır. O kendi lehine olan her gelişmeyi bu gerçek ışığında değerlendirir. Kendisini korumak ve iktidarın daimi kılmak refleksleriyle, işçi sınıfını bir araya getirecek, örgütlü kılacak ne varsa onun hedef alanındadır. Bunun başında da örgüt olma fikri gelir. Hangi yol ile olursa olsun öncelikli olarak işçi sınıfını bundan uzak tutmaya çalışır.

Örgüt kavramını burjuva literatürü açısından karşılığı kabustur. Onun bu kabusu Paris Komünü’nde, 17 Ekim Sovyet ve diğer devrimlerde gerçek kılınmıştır. O nedenle de onun açısından nerde bir örgüt varsa başı ezilip boynu vurulmalıdır. Çünkü gayet iyi bilmektedir ki “Örgütlü proletarya yenilmez bir güçtür”! Bunun için örgütlü olanı hem fiziksel olarak saldırıp yok etmeye çalışmış hem de onu fikirsel düzeyde itibarsızlaştırmak için elindeki bütün manipülasyon araçlarını kullanmıştır.

Örgütlü olana saldırının asıl nedeni budur. Baştan aşağıya örgütlü olan kapitalist sistemin, örgütlü sınıf kitleleri tarafından alaşağı edilmesi korkusu ve tehlikesinin farkında olması bu saldırının asıl nedenini oluşturmaktadır. Bu korkudan dolayı, gelişebilecek irili ufaklı her örgüt biçimine dizginsiz bir biçimde her boyutuyla saldırıp yok etmek ya da kendi istediği sınırlar içine çekerek yaşamasına müsaade edecek bir yol izlemektedir. Kabuslarından kurtulmasının tek yolu budur. Ancak bu tehlike bertaraf edildiğinde, huzur içinde varlığını sürdürebilecektir. Bu farkındalık onun bitmeyen kabusudur. Bu kabus ise onu sürekli örgüt fikrine, proletarya örgütlerine karşı uyanık tutar.

Bu, burjuvazi cephesinden olması gerekendir! O kendi sınıf karakterine uyun olarak, doğası gereği onun sonunu getirecek işçi sınıfını örgütsüzleştirmek için elindeki tüm olanakları kullanacaktır, bunda şaşıracak bir yan yoktur!

Bize düşen de bu saldırıyı bertaraf edip, daha güçlü örgüt yapılarıyla burjuvazinin karşısına çıkıp, burjuva hegemonyasına son vermektir. Bu da sınıf bilinçli proleterlerin doğal bir refleksi olmak zorundadır. Proletarya ve emekçi kitleler her zaman örgütlenerek kapitalizme karşı bir savaş içerisindedir. Kapitalizm varlığını sürdürdüğü sürece işçi sınıfı da kendisi üzerindeki bu sömürüye son verecek, sınıf olarak birlikte hareket edecek yol ve yöntemler arayışından hiç vaz geçmeyecektir. Örgüt onun birlikte hareket etme gücüdür. Tek tek duranı bir bünyede toplama, tek kek işçilerden “işçi sınıfı” yaratma aracı ve mekanizmasıdır.
Kısacası “İşçi sınıfı ya örgütlüdür ya hiç bir şeydir”!

Yazının başında değindiğimiz gibi özellikle ‘90’lı yıllardan sonra örgüt fikri itibarsızlaştırmaya, varolan örgütler içi boşaltılarak örgütsüz örgütler haline dönüştürülmeye, bu başarılmadığında ise fiziksel olarak imha edilmeye çalışılmıştır. Çoğu zaman bu iki yöntem hep iç içe birlikte kullanılmaktadır. Ne yazık ki gelinen noktada bu saldırıların bugün açısından başarıya ulaştıklarını görmek insana acı veriyor. Koca koca örgütler yok olmuş, yok olmayanlarsa can çekişerek varlığını sürdürmektedirler. Kayda değer olarak varlığını sürdürenler ise, örgütsüz örgütler haline dönüşmüş, giderek içeriksizleşmişlerdir. Bu örgütsüzlük proletaryaya acılar yaşatmakla kalmıyor, çok ağır bedeller ödetiyor. Kapitalist sömürü tırmanıyor, proletarya bitmez tükenmez acılara mahkûm oluyor. Uzun mücadeleler sonucu, ağır bedellerle elde ettiklerini bir bir yitirmek zorunda kalıyor.

Bu saldırı dalgasına ideolojik anlamda öncülük yapanlarsa sol liberaleler olmuşlardır. Özellikle ‘80 yenilgisinin getirdiği ruh haliyle, kapitalizmi tarih sahnesinden silecek örgüt yapılarında dikiş tuttur(a)mayanlar, kendilerini oyalayacak örgüt yapıları yaratmaya soyunmuşlardır. Bu ruh halinin diğer bir boyutunu temsil edenler ise, eline kılıcı alıp örgütlü ne varsa ona saldırıp, örgütlü olanı ipe çekmek için meydanlara doluşmuşlardır. Bazıları bir dönem içinde bulundukları örgüt yapılarını da karşılarına alarak, burjuvazinin süvari birlikleri gibi en ön saflarda örgütlere saldırmaktadırlar. Hepsinin de mutlaka bu saldırılar için bir gerekçeleri vardır! Bir kendileri var bir de kendileri var geri kalan dünya yalan.

Tarihleri buyunca birey olamamış, devrimci örgütler güçlüyken onların gölgesinde yaşamış, onlar zayıfladığında ise hemen kendilerine sığınacak yeni bir gölge bulmuş, sahibinden önce kendileri saldıracak kadar köpekleşmişlerdir. Tarih sahnesine işçi sınıfı güçlü örgütlülüklerle çıktığında bunlar safları yeniden kuşatıp, yeniden bir “militana” dönüşeceklerdir. Bunlar proletaryanın örgütlerinin çok ağır yaralar almasında önemli bir rol üstlenmişlerdir. İşçi sınıfın içinde onun çıkarları için hareket ediyormuş gibi davranıp özünde burjuva egemenliğinin sürmesi için hareket etmektedirler. Ama bu sınıf içinde olma hallerinden kaynaklı en ağır zararları onlar vermektedirler. Çünkü bunların gerçek yüzleri henüz proletarya tarafından tam anlaşılmamış, iplikleri gerektiği kadar pazara çıkarılamamıştır. Bu yanıyla burjuvazinin yürüttüğü bu saldırıya yanıt oluşturmanın önemli ayaklarından birini bu oluşturmaktadır. Bunların hangi tarafın hizmetinde olduğunu meydana çıkarmak, konumlarını açıklığa kavuşturmak önemlidir.

Bu yanıyla örgütlenme ısrarı ve çabasının içerisinde olanlar bunların elindeki argümanları tek tek almalıdırlar. Proletaryanın örgütlenme tarihi ciddi derslerle doludur. Bunlardan gerekli sonuçlar çıkarılıp, bunlar için malzeme haline gelmiş noktalardan başlanarak savları çürütülmelidir. Bunlar açık ararlar, ama bu açıkları bizde bulamamalıdırlar. Bu argümanlar ellerinden alınmalı onların hangi sınıfın tarafında olduğu, açıklığa kavuşturulmalıdır.

“Devrim örgütlü kitlelerin eseri olacaktır”

“Kolektivizm ilkesi, işçi sınıfı ve onun bilinçli temsilcileri olarak komünistler için, kendilerini başkalarından farklı kılmak amacıyla türettikleri ahlaki-moral bir değer, komünist toplum ve birey tasavvuru sırasında zihinlerden fışkırmış öznel bir davranış kalıbı ve yükümlülük değildir. Konunun, bilinçli bir kavrayış gerektiren öznel bir yönü de vardır olmasına fakat o en başta nesnel bir temele/kaynağa sahiptir.” (21 Yüzyılın Partisi Bir Model Önerisi SF: 150)

“Birincisi, proletaryanın tek sermayesi emeğidir ve o bunu ancak diğer sınıf kardeşleri ile kolektif bir bütünleme ilişki içine girdiği sürece kullanıp işlevli kılabilir. Bundan ötürü proletaryanın üretim araçlarının sahipliğine bireysel olarak ihtiyacı yoktur, sınıf olarak onun çıkarı, üretimin kendisi gibi üretim araçlarının da toplumsallaştırılmasında, kolektif mülkiyet haline getirilmesinde yatar.

Aynı kolektivizm ihtiyacı, aynı konumdan/yapısal özellikten kaynaklı olarak, proletaryanın burjuvaziye ve kapitalizme karşı her türlü mücadelesi sırasında da bir zorunluluk olarak kendisini gösterir.” 21 Yüzyılın Partisi Bir Model Önerisi SF: 151)

Özgürlük soyut bir kavram değildir, güçlü bir toplumsal karşılığı olduğu gibi güçlü bir sınıfsal içeriğe sahiptir. Kapitalist sistemde özgürlük hangimiz için mevcuttur? Kaba bir bakış açısıyla bile aslında bunun sadece burjuvazi için sözkonusu olabildiğini görmek mümkündür. Bu sistemde işçi ve emekçiler için “özgürlük” diye haykırmanın bile bir bedeli vardır. Gerisi bir yana sadece hırsıza hırsız dedikleri için polis saldırısına, kovuşturmalara uğrayan insanların olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. Ya da kendilerine dayatılan köleliği reddettikleri için sokaklara çıkan milyonlara sıkılan kurşunlar, atılan gaz bombaları, yükselitilen zindanlar yeterli fikir verir. Kapitalizmde bir parça ekmek için sokakta vergisi ödenmeden limon ya da su satmak bile yasaktır. Ama burjuvazi ve temsilcileri için her türlü ahlaksızlık her türlü hırsızlık, zorbalık, zalimlik, sömürücülük serbesttir!

Kısacası özgürlüğün sınıfsal bir karşılığı vardır. Bu karşılık da hangi sınıfın örgütlü olduğuyla doğrudan ilişkilidir. Her sınıf kendi karakterine uygun toplumsal ilişkiler yaratır, özgürlük kavramına ruhunu veren de bu ilişkilerdir. Yaratılan örgütlenmelere de…

Burjuvazi bireysel olarak sermayeyi ve üretim araçlarını tekelinde toplamakla karakterize olan bir sınıfken proletaryanın çıkarları tersini gerektirir yani bunları toplumsallaştırmayı. Burjuvazi için özgürlük kendi çıkarlarını korumak ve elindeki olanakları bunları korumak için tepe tepe kullanmakla özdeşken; proletarya tersine insanlık tarafından üretilen her şeyin toplumsallaşmasıyla… Burjuvazinin örgütlü gücü olan devlet onun bu sömürme, çalma, talan ederek sermayesini daha fazla büyütme özgürlüğünün bekçisidir.

Proletaryanın nihai hedefi tüm hücreleriyle kolektivize olmuş bir toplumdur. Böyle bir toplumun, bu toplumun üzerinde şekillendiği üretim ilişkilerinin herhangi bir bekçiye, özel bir devlet örgütlenmesine ihtiyaç duymayacağı açıktır. Böyle bir toplumsal ilişkiler bütünlüğü içinde yaşayan bireylerinse insanın sınırsız gelişim olanaklarına sahip olacakları gibi, özgürlüğü ve bireysel gelişimi de onunla paralel olarak sınırsızca yaşayacağı da…

Gerçek anlamda özgür bir toplum inşa etmenin insanların birey olarak kendilerini var etmesinin tek yolu kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmaktır. Toplumun her yönüyle kapitalist üretim ilişkileri ile kuşatıldığı koşullarda bireyin özgürlük sınırları da burjuvazinin kendilerine tanıdığı kadardır. Bu temeldeki özgürlük kavrayışları ancak burjuvazinin egemenliğe hizmet etmekten öteye gidemezler.

Örgütlenmek işçi sınıfının tek kurtuluş yoludur. Bu fikrin ve bunu temsil eden örgüt yapılarının saldırı altında olmasının nedeni budur. Biz gençler açısından “örgüt, özgürlük, sosyalizm” söyleminin önemi de burada yatmaktadır. Parti örgütüne daha sıkı sarılmak, sosyalizm giden yolu kısaltmaktır. Gerçek anlamda özgür olmak ancak örgütlü olduğunda mümkün olabilir. İşçi sınıfının dünyasını sosyalizmi ancak örgütlü proletarya bir temenni, bir rüya, bir hayal olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürebilir. Ancak bu güç kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırıp gerçek anlamda özgür dünyanın kapılarını aralayabilir. Özgürlük, ancak örgütlülükle mümkün kılınabilir.

Partim gözlerimi kazandırdı bana ve belleğimi
Ben ki bir çocuğunkinden fazla değildi bildiklerim
Kanım nasıl da kırmızı şimdi ve nasıl halkım kalbim!
Oysa bildiğim tek şey, karaydı gecenin rengi
Partim gözlerimi kazandırdı bana ve belleğimi
Partim bir kahramanlık destanının anlamını kazandırdı bana
Partim bir kahramanlık destanının anlamını kazandırdı bana
Partim bana ülkemin renklerini kazandırdı
Partim, partim teşekkürler verdiğin derslere
Ve o zamandan beri her şey şarkılarla geliyor bana
Sinir ve aşk, sevinç ve acı,
Partim bana ülkemin renklerini kazandırdı.
Louis Aragon