Paylaş
Öğrencilerin çalıştıkları işler hizmet sektörünün yarı zamanlı, güvencesiz, düşük ücretli alanlarında yoğunlaşıyor.

Günümüzde üniversite eğitimi eskiyle kıyaslanmayacak nitelikler kazandı. Her şeyden önce neoliberal sömürü politikaları eski mülk sahibi sınıfların (kent orta sınıfı, mülk sahibi köylülük) konumunda belirgin farklılıklar yarattı. Bu sınıflar hızla proleterleşmeye doğru çözüldü/çözülüyor. Bu durum onların üniversite eğitimi alan çocuklarının koşullarını da bire bir etkiledi/etkiliyor. Eskiden çocuklarının tüm eğitim masraflarını karşılayabilen bu aileler, hem gelir düzeylerindeki geriye doğru düşüş, hem de eğitim masraflarının da bununla ters orantılı olarak yükselmesi dolayısıyla bu masrafları karşılayamayacak (en azından tümünü) duruma geldiler. Sadece bu olgunun kendisi bile üniversiteye devam eden gençlerin şimdilik bir kısmının okurken çalışmasını zaruri hale getirdi.

İşçi çocukları açısından ise tablo daha belirgindir. Onlar, ya üniversiteye gidemiyor ya da gitse bile çalışarak okumak zorunda kalıyorlar. Bu ailelerde baba emekliyse ek bir işe girmesi; anneninse, daha önce çalışmamış olsa bile sırf çocuğun eğitim masraflarına katkı yapmak için çalışmak zorunda kalması az görülen bir olgu değildir. Bu durumda bile işçi çocukları yarı çalışarak okumak zorunda kalıyorlar.

Emek gücü piyasasının neoliberal reorganizasyonu, esnek ve yarı zamanlı-güvencesiz işleri yaygınlaştırdı. Ardı ardına çıkarılan torba yaslarla, okumak için en azından yarı zamanlı çalışmak zorunda olan öğrenciler açısından devasa sömürü alanları açtı. Bu yasaların bazıları sırf öğrenci işçilik olgusu üzerinden tasarlandı.

Sınıfların çözülüşü, eğitim harcamalarının geometrik şekilde artışı, üniversitenin yaşadığı piyasa ve sermaye odaklı dönüşümle iç içe geçerek ilerledi/ilerliyor. YÖK’e ilişkin son düzenlemelerle bu daha görünür hale gelecek. Üniversitenin akademik niteliklerden arındırılarak emek gücü piyasasına ve burjuvazinin teknolojik ihtiyaçlarına odaklanacak şekilde yeniden yapılandırılması süreci, onu aynı zamanda gelecek güvencesi olmaktan da giderek çıkarıyor. Diplomalı işsizlik olgusu, iş bulunsa bile bunun güvencesizliği sorunu, diplomanın eskiden olduğu gibi ömür boyu ve değişmez iş anlamına gelmemesi, kapitalist üretimin teknolojik alt yapısının gelişmesiyle birlikte sürekli yenilenme, kalifiye olanın sürekli niteliksizleşmesi ve yaygın deyimle “ömür boyu eğitimin” zaruri hale gelmesi ve üniversitenin buna yanıt verecek bir eğitim politikası izlemek yerine bu nesnel ihtiyacı metalaştırması, yüksek fiyatlarla satılan sayısız kursa/ sertifikaya dönüştürmesi… üniversitenin tarihsel anlamını büyük oranda değiştirdi, çözdü. Şimdi bu çözülmenin son rötuşları yapılıyor.

Tüm bunlar üniversitenin toplum nezdindeki yerini henüz tümüyle sarsmasa da büyük oranda etkiledi. Fakat bu etki henüz üniversiteden vaz geçmek anlamına gelmiyor. İşçi-emekçiler, çözülmüş halleriyle kent ve köylülüğün orta sınıfları için üniversite halen iş güvencesiyle özdeşleştiriliyor, toplumsal statü edinme aracı olarak görülüyor. Eskisi gibi kolay olmasa da üniversite diplomasının yine de iş bulmakta önemli bir anahtar olduğu düşünülüyor. Bu nedenle de eğitimin piyasalaşması koşullarında ne yapıp edip çocukların dershaneye gönderilmesinden, özel ders aldırılmasından geri durulmuyor. Hatta şimdilerde ilköğretime devam eden çocuk sahibi aileler (özellikle emekli olmak üzere olan memur ailelerinde) tüm birikimler çocuğun ya da çocukların rahatça üniversiteye devam etmesine hasrediliyor. Fakat kapitalist ekonomideki çatırdama ve yeni düzenlemeler (eğitim alanındaki ve çalışanların kazanılmış haklarının dibine kadar kazınmasına dönük) de gösteriyor ki en fazla güvenceye sahip görünen bu kesimlerin çocukları bile eskisi gibi kolay okuyamayacak. Kısacası çalışarak okumak, burjuva çocukları ve dolgun gelire sahip mutlu azınlık dışında hemen tüm sınıf ve kesimlerin çocukları açısından zarurileşecek, işçi öğrencilik olgusu bir gelecek eğilimi olarak da hükmünü konuşturacak.

Öğrenci işçilik esas örgütlenme zemini midir? 
Öğrenci işçilik olgusunun henüz ABD ve İngiltere gibi eğitimde neoliberal dönüşümü çoktan tamamlamış ülkelerdeki düzeyde olmasa da(Dip not1) önümüzdeki dönemde Türkiye’de de yaygın ve zorunlu bir gerçeğe dönüşeceği açıktır. Yukarda kısaca özetlediğimiz kapitalist yönelimler bunu açıkça gösteriyor. Bu eğilimin kendisi bile bir öğrenci sendikasının gençlik açısından vazgeçilmez bir örgütlenme aracı olduğunun somut ifadesidir.

Fakat bu durum gençliğin kelimenin gerçek anlamıyla işçi sınıfının organik bir parçası haline geldiği şeklinde okunamayacağı gibi, gençliğin tek örgütlenme zemini olarak da okunamaz. Nitekim diplomanın toplumsal anlamı Türkiye’de henüz tamamen çözülmemiştir. Diplomalı işsizliğin özellikle ataması yapılmayan öğretmenler ve KPSS dolayımıyla daha görünür hale gelmesi bu anlamda gedikler açsa da, üniversite ve diplomaya halen ciddi anlamlar atfedilmektedir.

Aynı şey gençliğin genç olmaktan, özellikle üniversiteli kimliğine sahip genç olmaktan kaynaklı kimi temel özelliklerinin tümüyle çözülmediği gerçeği açısından da geçerlidir. Bir üniversiteli halen kampüs havasını solumakta, işle ilişkisi düzenli ve tüm zamanlı çalışmak zorunda olan işçiden farklı olarak dönemsel ya da kısa süreli çalışmayla sınırlı olabilmektedir.

Bizzat tanıdığımız nispeten politikleşmiş ya da politikleşmiş öğrenci işçiler açısından bile öğrenci kimliği işçi kimliğinden çok çok önce gelmektedir. İşçilik geçici bir zorunluluk olarak görülmektedir. İşle kurulan ilişki de, bu geçicilik duygusu içinden kurulup sınıfsal reflekslerden uzak olmaktadır. Daha çok kafelerde, restoranlarda, alış veriş merkezlerinde çalışan bu öğrencilerden bazısı son derece ağır koşullarda ve uzun saatler çalışıyor olsalar bile, durumun kendisini geçici gördükleri için bu koşullara karşı özel bir refleks göstermemektedir. Bıçak kemiğe dayandığındaysa işi bırakıp başka işler aramaya başlamaktadır. Refleksleri, emek-sermaye çelişkisinden ziyade, ideolojik-siyasal-kültürel … konularda daha hızlıdır. Ne anladığımız tarzda öğrenci ne de işçi olabilen bu kitlenin yaşam alışkanlıkları, alışılmış öğrenci reflekslerine göre şekillenmeye devam ediyor. Yaşam tarzı ve alışkanlıklar açısından da bu böyledir. Üniversiteli olmanın yıllara dayanan kimi klasik alışkanlıkları, yaşam biçimleri, jargonları, algı ve ölçütleri öğrenci işçilerde de yaşamakta, belirttiğimiz gibi işçi olma algı ve bilinci bundan çok çok sonra gelmektedir.

Bu açıdan da öğrenci gençliği düz bir yaklaşımla işçi sınıfının organik bir parçası olarak görmenin çok sağlıklı sonuçlara götürmeyeceğini düşünüyoruz. Ki bu yaklaşıma sahip olanlar sınıfsal olanı da dar ekonomik çıkarlar derekesine indirgemekte, öğrenci sendikasını da bu ekonomist-sağcı anlayışla tanımlamaktadırlar. Böyle bir öğrenci sendikasının gençlik kitlelerini kavrayıp, örgütleme olanağının olmadığını söylemeliyiz.

Bu düşüncemiz burjuvazinin temel eğilimlerinin yaratacağı sonuçları görmediğimiz anlamına gelmiyor. Özellikle YÖK’te yapılan son düzenlemelerle eğitim-piyasa ilişkisinin organikleşmesi ya da emek gücü piyasasının ardı ardına yapılan düzenlemelerle öğrenci emeğinin sömürüsüne açılması önümüzdeki yıllarda kitleselleşecek olan öğrenci işçilerin sınıfsal refleksler kazanmasını sağlayacağı ortadadır. Bunu görmek önemlidir elbette. Keza yeni YÖK yasası ve hızla yasalaştırılması düşünülen Stratejik İstihdam Planı, özellikle ikinci sanayi bölgelerindeki üniversite öğrencilerinin hızla işçileşmesini hedeflemektedir. Ki bu aynı zamanda öğrenciliğin bitmesinden sonra da o bölgelerde istihdam edilecek ara ve teknik eleman kitlesi demektir(taşra üniversiteleri). Gelinen noktada işçi-emekçi çocuklarının geleceği, bu sınırlara hapsedilmek isteniyor. O halde özellikle bu bölgelerde gelişecek bir sendikal örgütlenme aynı zamanda geleceğin işçi sınıfını oluşturacak bu kesimlerle şimdiden ilişkilenmek anlamına da gelecektir. Sadece bu açıdan bile öğrenci sendikasının örgütlenmesi tarihsel bir görevdir.

Fakat dediğimiz gibi bir öğrenci sendikası tek başına emek sömürüsü ve onun ekonomik kazanımları sınırlarında ele alınamaz. (Ki hiçbir işçi sendikası da bu sınırlarda hareket etmemelidir!) İşçileşen bu gençlerin aynı zamanda öğrenci oldukları, öğrenci gençliğin kimi tipik özelliklerini taşıdıkları, en başta da ideolojik-siyasal-kültürel … açılardan diğer toplumsal kesimlere göre daha duyarlı ve aynı zamanda daha hızlı refleks verdikleri gerçeğinin üzerinden atlanamaz.
Atlanamayacağı gibi “Öğrenci gençlik artık sınıfın destekleyicisi değil, bizzat sınıfın kendisidir” gibi düz çıkarsamalarda da bulunulamaz. En son Şişecam Direnişi’nde yaşananlar bu açıdan manidardır. Direniş alanının yanı başındaki Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencileri bu direnişe yoğun ilgi gösterdiler. İşçilerle bir arada olmaktan mutluluk duydukları her hallerinden belliydi. Onlar orada öğrenci olarak vardı, işçi sınıfını bir öğrenci penceresinden tanımaya, anlamaya çalışıyorlardı. Bu ilgi üniversiteli kimliğinin tarihsel devamlılığı açısından (dayanışma, duyarlılık) çarpıcı bir veriydi. Gençliğin TEKEL direnişiyle ilişkisi de bu devamlılığın ifadesiydi ve esas dinamiği de kendi durumları (işçileşme)değil, ideolojik tercihleri, toplumsal duyarlılıklarıydı.

Sadece bu açılardan değil, işçileşen öğrenciler öğrenci gençliğin diğer bazı niteliklerini de koşullar içerisinden yeniden üreterek sürdürüyorlar. Mesela gözlemlediğimiz kimi öğrenci işçiler ne kadar zor koşullarda yaşıyor olursa olsunlar o aydınlanma arayışlarını sürdürmekten vazgeçmiyorlar. Fırsat buldukça okuyor, sorguluyor, kendilerine işçilik dışında düşünsel alanlar açmaya çalışıyorlar. Bir işçiden farklı olarak kampüs ortamının, burjuva eğitimin kazandırdığı alışkanlıkları şu ya da bu şekilde taşıyorlar.

Bu noktalardan baktığımızda bir gençlik sendikası sadece emek sömürüsü vurgusu ve ekonomik kazanımlar hedefiyle örgütlenemez. Gençliğin kendine has özelliklerini dikkate alan, üniversitenin neoliberal tasfiyesi de dahil pek çok akademik-demokratik sorunu içeren, kültürel-sosyal ihtiyaçları es geçmeyen, diplomalı işsizlik olgusu ile geleceksizlik teması üzerinden ilişkilenen, kapitalist barbarlığın yaşamın tüm alanlarındaki görüngülerine karşı güçlü bir anti kapitalist özle yanıt veren, dünyanın giderek aynılaşmasının (emek-sermaye çelişkisi ekseninde) enternasyonal mücadele için sunduğu olanakları ustaca değerlendiren, ulusal sorundan kadın sorununa, polis ve özel güvenlik şiddetinden, hayatın mobeseleştirilmesine kadar aklımıza gelebilecek her soruna karşı çok yönlü ve zengin biçimlerde yanıt verecek bir perspektifle örgütlenmelidir.

Her şeyden önce de bir tabela olarak değil, taban örgütlenmeleri üzerinden yükselecek bir hareketin ürünü olarak doğmalıdır. Bugünkü Genç sen örneği irdelendiğinde ölü doğumunun yanıtlarından birinin de bu olduğu görülecektir. Tabandan yükselen bir hareketle değil, tepeden oluşturulan bir tarzda doğmuş olması! Genç Sen’in tıkanıp, dağılması elbette ki sadece bu nedenle olmadı. O en temel hedefi olan öğrenci işçilik konusunda bile neredeyse tek bir olumlu örnek çalışma gerçekleştiremedi. Öğrencilerin yoğun olarak çalıştıkları il ve sektörlerde bu kimlikle sendikal çalışma yapabilirdi, yapmadı. Diğer siyasal-akademik-sosyal sorunlarda da sembolik çıkışlar dışında dişe dokunur bir pratiğe sahip olamadı. Giderek de pratik mücadeleden kopup grupların yarış alanına dönüştü!

Biz bugünkü koşullarda gençliğin merkezi örgüt sorunun en isabetli yanıtının sendika olduğu fikrindeyiz. Fakat anladığımız sendika ne Genç Sen tarzında bir “sendikadı”r ne de böyle bir sendikanın asılacak bir tabelayla, birkaç gençlik grubunun bir araya gelmesiyle oluşturulacağını düşünüyoruz. Bugün açısından gençliğin asıl olarak akademisyenlerin-öğrencilerin-üniversite çalışanlarının-ailelerin yer aldığı geniş platformlarda bir araya gelmesi ve konusu belli somut hedefler etrafında bir çalışmaya koyulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu çalışmanın ufku bu bileşenlerin bir arada olacağı bir sendikayı örgütlemek olmalıdır diyoruz. Bugünün yakıcı sorunlarının başında geleni eğitimin tamamen piyasalaştırılması ve akademiye dair ne varsa her şeyin tasfiye edilmesidir. Bu somut sorun diğer demokratik sorunlarla birleştirilerek ele alınmalı, militan eylem biçimleriyle taçlandırılmalıdır. Bizim böylesi bir hareket içindeki rolümüz bu dinamizmi taşımak olacaktır. İlk elde tüm üniversite bileşenlerini kapsayan bu somut hedef üzerinden bir hareket yaratmak orta vadede gençliğin merkezi örgütünün yaratılmasında da önemli olanaklar sunacaktır.

Dip not: ABD’de 1999-2000 öğrenim yılında lisans öğrencilerinin yüzde 39’u haftada 35 ya da daha fazla saat çalışmış. Öğrencilerin yüzde 17’si haftada 24 ile 34 saat arası, yüzde 24’ü ise haftada 20 ya da daha az saat çalışmış. Lisans öğrencilerinin sadece yüzde 20’si okurken hiç çalışmamış. İngilter’de 2006 yılında yapılan bir araştırmaya göre öğrenim gördüğü sürede çalışan öğrenci sayısı ’96 yılında 408.880 iken bu sayı 2006 yılında neredeyse yüzde 5o artışla 608 718’e çıkmış. Bu öğrencilerin ancak onda biri tam zamanlı işlerde çalışmış. Öğrencilerin çalıştıkları işler hizmet sektörünün yarı zamanlı, güvencesiz, düşük ücretli alanlarında yoğunlaşıyor.

Türkiye’ye dair çok net veriler olmasa da 2,5 milyona ulaşan öğrenci sayısı içinde çalışnaların oranının halen oldukça düşük bir yüzdeyi ifade ediyor.