Paylaş
Kobanê, halkların kardeşliğini büyütmeyi bana öğretmedi, bana bir kez daha mecbur kıldı

Suruç’taki sınır köylerindeki nöbete katılmak, emperyalist barbarların ve bölge gericiliklerinin Kobanê’de yarattığı savaşa karşı çok önemli bir tutumdu. İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak biz de savaşın bir tarafı olduk, ”Bu savaş, bizim savaşımızdır” diyebildik ve Suruç’a doğru yola çıktık.

 

Kürdistan topraklarına ilk gidişimin bu kadar anlamlı bir nedenle olacağını düşünemezdim. Karadeniz'in asi ruhunu Kürt halkının direngen ve özgürlükçü mücadelesi ile Suruç'ta bütünleştirecektim. Acısı öfkeye, öfkesi umuda dönüşen bir halka Karadeniz'in asi ve mücadeleci çocuklarından selam getirecektim. Kürt halkının acısını paylaşacak, umudunu büyütecek, öfkesini Karadeniz'den haykıracaktım. Benim için 'ateşin ve güneşin çocuklarının' büyük bir direngenlikle yazdıkları tarihe tanıklık etme sürecim Suruç'a geldiğimde başlamıştı.

 

Suruç’a ulaştığımız zaman bizi sınır nöbetinin olduğu birçok köy arasından Bethê köyündeki ekibe dahil ettiler. Bethê köyünün, diğer köylere kıyasla askerin saldırma ihtimalinin daha düşük bir köy olduğunu orda geçirdiğimiz günlerde anlayabildik. Sınıra daha yakın köylerde devletin çetelere yaptığı mühimmat ve yardım sevkiyatlarının daha net farkedilebilir olması askerin bu köylere saldırmasının en önemli sebebiydi. Asker hem yaptığı desteği gizlemek hem de mühimmat sevkiyatına herhangi müdahale gerçekleşmemesi için aynı tutumu defalarca tekrarladı. Suruç’ta kaldığımız 12 gün içerisinde bulunduğumuz Bethê köyüne bu yönde hiç bir saldırı gerçekleşmedi fakat, köye geldiğimiz gün sabah saatlerinde köy yolunda araçları kontrol eden nöbet ekibine yönelik bir saldırı olduğunu ve çok sayıda gözaltı yaptıklarını öğrendik. Bu yöndeki taciz ve saldırılar hemen hemen nöbet tutulan her köye gerçekleştirildi. Devlet, sınırdaki bu nöbetten oldukça rahatsızdı.

 

Kobanê’deki saldırıları an be an görebildiğimiz köylerde, acımız ve öfkemiz her gün büyüyordu. Çünkü Kürt halkının özgürlük çığlıklarını en yakından duyuyor, Kobanê’deki katliamı en derinden yaşıyorduk. Kobanê’den gelen şehit haberleri köydeki herkes gibi beni de etkili bir şekilde sarsıyor ve öfkelendiriyordu.

 

Gerilla cenazelerinin Suruç’a geldiği günler, tüm köylerdeki nöbet eylemcileri, Suruç Devlet Hastanesi’ne gidiyor, hastaneden cenazeler alındıktan sonra şehitleri omuzlarında taşıyarak mezarlığa kadar yürüyordu. Kürt halkının sahiplenişi ve her bölgeden gelen sınır nöbetçileriyle beraber binlerce kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bu yürüyüşler, herkesin öfkesini ve feryadını haykırıyordu.

 

Sınır nöbetinde geçirdiğimiz bu günler herkeste olduğu gibi bende de büyük bir duygusal sıçrama yaratabildi. Bir halkın özgürlük çığlıklarını derin bir şekilde hissedebilmek, gerilla cenazesindeki bir ananın çığlığı ile sarsılabilmek ya da her gün top sesiyle uyanmak bunun belki de en etkili sebebiydi. Tek gündemimin Kobanê olması ve öfkemin her gün büyümesi bana çok şey kazandırabildiğini şimdilerde çok daha iyi gösterebiliyor. Kürdistan topraklarının her karışının türlü azgınlıklara rağmen dövüşerek kazanıldığını belki de oradaki herkes gibi bana da en iyi orda farkettirdi. Kobanê, herkese nasıl kavga edilebildiğini çok iyi öğretti.

 

Bir Karadenizli olarak Kürdistan coğrafyasında bir gerilla cenazesini omzumda taşıyor olmam, Bir Kürt gibi ”Şer şer şer!” diye benim de haykırıyor olabilmem ya da bir gerillanın sesine ses, umuduna umut olabilmem köydeki Kürt halkına umut verdiği gibi, esasen onlar tarafından da bana büyük bir sorumluluk yükledi. İstanbul’a ya da Karadeniz’e, nefes aldığım yer yere Kürt halkının sesini, umudunu ve çığlıklarını taşımam gerektiğini bir zorunluluk olarak bana gösterdi. Kobanê, halkların kardeşliğini büyütmeyi bana öğretmedi, beni bir kez daha mecbur kıldı.

 

Bir DPG okuru